01 Ocak 2010 by SenYag
Şu devlete kapağı atmak şart

Yeni bir yıl daha kendini gösterdi.
Hafif ucunda bir tebessüm var dudaklarımın…
Yine yaşlandığım aklıma geldi, tozlu camdan caddeyi gözlerken.
Üzüldüm…
***
Sende yaşlandın ne diye seviniyorsun, üzülmelisin.
Birde saçma inançlarla kendini kandırmak, tüketim çığlını olmak için can atıyorsun.
Yeni yıla nasıl girilirse öyle mi biteceğini sanıyorsun sen.
Yanılıyorsun.
Sen ne kadar yeni yılın bir önceki yıldan farklı olacağı düşünsen de boşuna kendini kandırma.


Hiçbir değişiklik olmayacak hayatında.
Bu günün dünkünden hiçbir farkı olmadığı gibi, geçen yılda bu yıldan hiçbir şekilde farklı olmayacak.
Ömür tükenip bitecek ve sen halen bir şeylerin değişeceğine inanacaksın…
Ne diyor şair; geldi geçti, üç günlük süstü, nefsim doyamamaktan, dünyaya küstü…
***
Yılbaşında birde şu hastalık vardır…
Gerekli gereksiz her şeyin istatistiğini çıkarmak…
Hani bunu yaparken ekonomik falan değerler olsa anlarım… Desteklerimde…
Ama o kadar saçma istatistikler yapılıyor ki…
2009’da yapılan her ilginç olaylar gazetelerde, televizyonlarda, internette…
Bugün internette “yeni yılın en güzel haberi” başlığıyla bir yazı gördüm.
2010 yılında kamuda çalışan her memur 117 gün tatil yapacakmış.
Heyt beee…
Çok çalışıyoruz.
Yediğimiz önümüzde, yemediğimiz arkamızda.
Çalışmaya ne gerek var ki.
Ne diye çalışacağız ki…
Ülkemizin ekonomisi nasıl olsa dünya da birinci…
Üretim felsefemiz son seviyede.
O kadar çok üretim yapıyoruz ki; çöpleri boşaltmak için binlerce insan çalışıyor.
Çalışıyoruz, çalışıyoruz, çalışıyoruz…
Hem ne diye daha fazla çalışacağız ki, devlet baba nasıl olsa işiz çoğalırsa devlete takviye yapıyor.
Bir kişinin yapacağı işi 5 kişiye yaptırıyor…
Eee… doğal olarak bu kadar insan işleri çok çabuk bitiriyor ki, devlet arada tatil yaptırıyor, halkına.
Popülist politika izlemek bizim bütün hükümetlerimizin hastalığı…
En nihayetinde…
Bende şu devlete kapağı bir atamadım…
Keşke şu ülke de bir şeyler üreteyim diye çamurlarda kirlenmeseydim…
Tozlu yollarda, kurtlar sofrasında kara gözlü kurtların azgına sakız, dişine tartar olmasaydım…
Devlette bir iş bulup bende 364 günü 117 günü tatil yapsaydım…
Şimdi devlet memuru olsaydım… Bu resmi! tatilde neler yapardım neler…
364 günün 117 günü evde geyik kızartması yapar, gece geç yatıp kadınların yüz karası erkeklerin yamalı modelleri olan yemek programlarını ya da evli olsa da halen eş arayan şu kadını görüyor musun halen koca bulamamış dedirten kurmaca evlendirme programlarını izlerdim…
Sabah 10’da kalkıp 12’ye kadar kahvaltımı yapar, mors alfabesinden kurulu bulmacalarımı çözerdim.
Hayatımı öyle monoton yapardım ki, kimseyi içeri almazdım. Kimsenin kapısından içeri de girip de sosyalleşmez, toplumun, mahallenin, halkın derdine bir çözüm üretmezdim.
Ohh ne lüks hayat…
2010’da yapacağım ilk planım, şu devletin açtığı KPSS sınavına girip, girdiğime bütün milleti pişman etmek.

2 Ocak 2010'da Çorum manset gaztesinde yayınlanmıştır...

read more

 
28 Aralık 2009 by SenYag
Ezberler zaten bozuyorlar


Hafta sonu Çorum Belediyesinin Hz. Hüseyin’i anmak için tertip ettiği panele katıldım.
Ne de anlamlı bir davranıştı bu…
Çoğu belediyenin yapmayacağı, yapmaktan kaçınacağı bir aktiviteyi, Çorum Belediyesi gözünü kırpmadan, masraftan kaçmadan yapmış.
Benim açımdan onurlu ve doğru bir davranış…
Belediye, Türkiye’nin dört bir köşesinden insanları Hz. Hüseyin’i anmak için kilometrelerce öteden çağırmış, ağırlamış…
Kerbela ve Hz. Hüseyin ile ilgili bilgilerini Çorumlu insanlarla paylaşsın diye…
Çok güzel hareketler bunlar…

Cumartesi günü Kültür düğün salonu tıklım tıklım dolu, herkes akın etmiş panele, çoğu yer bulamadığı için geri dönüyor…
Her şey yolunda gidiyor…
Peygamber(S.A.V.)’in torunu Hz. Hüseyin’i “Hüseyin benden, ben Hüseyin'denim, Allahü teâlâ Hüseyin'i seveni sever”* diyor.
Ne büyük lütuf, anlamak isteyene tabi ki…

Lakin panelin sonlarına doğru, kendini bilmez biri; genç, iri yarı, masaya yumruğunu vursa, masa kahrından dağılır gider, ayağa kalkıp hiddetli bir şekilde, eli havada bağırıyor. Elinden gelse masayı sandalyeyi dağıtacak…
Aman Allah’ım bu ne böyle güzelim etkinlik kötü bitecek diye aklım yerinden firar etti…
Bizim kahraman, Profesörden daha iyi tarihi bilen (acaba eline bir kaitap alıp okumuş mudur?) hiddetli bir sesle “Ezberleri bozalım. Buraya hikaye dinlemeye gelmedim” diyor.
Belli ki aklına kazınan bir yanlışlık var. Yanlış örgenmiş ve yanlışında ısrarcı… Ona kim nasıl öğrettiyse Hz. Hüseyin’in Kerbela’da öldürülüşünü Profesörlerin dedikleri ona yanlış geliyor… Belli ki aralarından bir kurban arıyor… Suçu hemen birine atıp üstüne saldıracak, bir aslanın yemine saldırması gibi acımasızca…
Belki de yanlış anlamak istiyor, yanlış bilmek iradesini zorluyor, birileri tarafından zorlatılıyor…
Kargaşa çıkarmak için elinden geleni yapıyor… Profesörler azıcık karşılık verse konukların hepsi galeyana gelecek…
Ama vermediler… Gayet oturaklı bir şekilde; “Ezberler bilgiyle, iradeyle bozulur, lafla değil” …
Panelde bulunan bütün konuklar her bir ağızdan Profesörleri alkışlıyor, zaten alkışlaması da gerekiyor…
Ve ortalığı karıştırmak isteyen provokatör salonu ağır adımlarla terk ediyor…

Zor zamanlardan geçiyoruz… Önümüze dikenli teller çekmeye çalışıyorlar… Hafif bir kıvılcım çıksa ortalık ateşe bürünecek gibi…
Her alanda böyle, bundan nemalanmak isteyen iç ve dış düşmanlarımız var bizim. Gelin daha güzel bir dünya için hep beraber çalışalım… Yapılan doğruları doğrularımız olarak kabul edelim, yanlışlarımızı dostlukla düzeltelim…

*Ahmed B. Hanbel Müsned 4. cild S. 172

read more

 
21 Aralık 2009 by SenYag
Medeniyet denilen tek dişli canavar

Medeniyet denilen tek dişli, uzun kulaklı, iri cüsseli, koca kafalı yaratık…
Her insanın evinin kapısına köpek gibi bağlaması gereken günümüz toplumunun iç yarası…
Ne kadar da zormuş seni beslemek büyütmek, ve ne kadar da insanların içine dert oluyormuş medeni olabilmek…
Ve her şeyden önemlisi medeni kalabilmek...
Sana ne kadar hakaret etsek, ne kadar hor görsek de, sana o kadar ihtiyacımız var ki…
O kadar çok insan var ki toplumumuzda, daha insan olma, insan gibi yaşama, başkasının hakkına tecavüz etmeme gelişimini tamamlayamamış…
Sürü kadar!!!
Sürüye de hakaret etmiş oluruz aslında, çünkü çobansız evin yolunu dahi bulamayacak kadar aciz bunlar…
O kadar aciz ki yazmakla bitmez bunların tasviri…
Sokakta yürürken burnunu karıştıran mı ararsın, yere tüküren mi, senin gizlini deşifre eden mi ararsın, kendini her teraneye musallat edeni mi?
Hangi birini yazayım bilmem ki…

Geçen cumartesi…
Güzel şehrimizin çok modern bir bankasına işim düştü…
Hafta sonu bankaların açık olması ne kadar da hoş bir durum, ahh bir de bankadan içeri girenleri eğitseler…
“kardeşim dur bir dakika (şöyle bir hopppp der gibi), biz senin şehrine bak medeni bir yer inşa ettik… sen buradan içeri girdikten sonra dışarıda yaptığın medeniyetsizliği burada yapamazsın deyip içerde uyulması gereken kuralları söyleseler…”

Mesela…
Önce ayaklarının altına serdiğimiz, paspasa ayaklarını sil…
Sonra içerde müntazam bir şekilde sıra numaranı al, sıranın gelmesini beklemeye geç… kimseyi rahatsız etme, kimse sana hiçbir bilği vermek zorunda değil…
Sıran gelene kadar köşede bekle, aman haaa daha sıran gelmemişken gişede birileri varken, insanlar işini yaparken memuru meşgul etme…
İlla bunları birinin söylemesi mi gerekiyor…
Nihayetinde…
İşim düşen bankaya işimi halletmek için girdim. Cumartesi olması dolayısıyla, gişelerden sadece bir tanesi çalışıyor içerde de en fazla 3-4 kişi var…
Sıramı bekledim. Bana sıra gelince, işimi halletmek için gişenin önüne geldim ve işlemi yapmaya başladım…
Çok basit bir hesap işlemiydi…
Tam bu sırada arka sıramda ki adam geldi gişe memuresine yalaklanmaya başladı…
Adam tüm özelimin bir anda içinde… her şey açık beyan ortada…
Bir ben konuşuyorum, bir memure konuşuyor, bir adam…
Bozuk para sayma makinesi almış bizim modern banka…
Adam duruyor, duruyor, makineden soru soruyor…
Yok efendim ne kadar büyükmüş, parayı nerden atıyorlar nerden çıkarıyorlar, kim satıyormuş, kim alıyormuş, inciğini boncuğunu soruyor. Sanki bozuk para sayma makinesinden bir tane de evine alacak…
Bu arada memure hem ona cevap veriyor, hem işlemimi yapıyor ve olan arkada ki müşterilerin zamanına oluyor…
Orda oturan kadıncağızda müşteri memnuniyeti sebebiyle adama bir şey diyemiyor. Ama gözlerinden onun da bozulduğu açık şeçik ortada…
Ama ne çare ses çıkaramıyor…
Velhasıl medeniyetsiz adama ben karşı çıkıyorum…
Ve tantana kopuyor,
Sonunda ben vicdanımla hesaplaşmakta, ağzımda birkaç mırıltı yoluma gidiyorum…

read more

 
16 Aralık 2009 by SenYag
Para verdiler, dediler git, sık...

Son yaşanan olaylar gösterdi ki devlet halkını koruma fonksiyonunu kaybetti. Halk kendini koruma refleksi gösteriyor. Ve ülkemizde vahim şeyler oluyor. Sonuçta AK Parti hükümetinin cesurca başlatmış olduğu demokratik açılım planı, muhalefetin, medyanın ve bilfiil halkın desteklememesi nedeniyle geriye yürüyor. Ülkenin canını yakacağı gözlenen bu hareketin henüz başlangıcında halkın birbirini öldürmesine kadar gidecek gibi görünüyor demeye kalmadı, Muş’tan acı haber ajanslara düştü.
“ Muş'un Bulanık ilçesinde DTP'lilerin yaptığı gösteride ortalık karıştı. Bir esnaf kaleşnikofla göstericilere ateş açtı. Olayda Kemal Aycan ve Necmi Vural adlı 2 kişi hayatını kaybetti, 6 kişi de yaralandı.
İlçede gerginlik devam ediyor.”*

Daha bir kaç gün önce İstanbul’da meydana gelen ve DTP’li göstericilere kuru sıkı silah çeken ve bunu gösterilerden bir gün önce kendisine 500 lira verildiği için gerçekleştirdiğini iddia eden adam kendini savundu. “Ben ekmeğime bakarım. Gerginlik varmış, yokmuş bana ne... Para verdiler, dediler git, sık... Ben de gidip kuru sıkı attım”
Bu iki olay büyük bir infilakın başlangıcı mı diye haykıran insanların sözleri kulaklarımda çınlıyor gibi.
Öyle de zaten.
Başlangıçta Kürt Açılımı adında başlayan bu süreç daha sonra medyanın baskısıyla ismini Demokratik Açılıma çevirmişti. Lakin gelinen nokta insanların daha demokratik olması gerektiği hesap edilirken, şimdi ülkenin her yerinde kardeş kardeşi vuruyor. Bin yıllık bu dostluğu şimdi silahlarla düşmanlaştırıyoruz.
Hükümet çok tehlikeli bir yola girdi.
Bunu böyle olacağı zaten işin başında belliydi. Süreci iyice gözden geçirmeden, tek başına muhalefetten hiçbir destek almadan, uzmanları dinlemeden, sosyolojiden bir dirhem anlamayan danışmanlardan fikir alarak girişilen bu yolun sonu maalesef uçuruma doğru gitmektedir.
Açılım süreci Muş’ta meydana gelen kalaşnikoflu saldırı ile resmen bitmiştir. Hükümet bence nerde yanlış yaptığını araştırmalı ve yanlışından derhal dönmelidir.
Zaten en başta var olmayan bir sorunu var gibi göstererek en büyük hatayı yapan hükümetin, şimdi çözmesi gereken gerçek bir sorunu var.
Ekmek satan Muş’lu bir esnafın hemen tezgahının altında kalaşnikofla bekliyor olması, bakmasını bilenler için gerçek bir sorundur.
Bu durum basit bir ihtirasın sonucu olarak lanse edilemese de, bu ihtirasın kıvılcımı çakıp koskoca ormanı yakmasına izin vermeyelim. Sakin olalım bu çatışmaları çıkaran ve bu olaylar kimin menfaatine yarıyorsa onların ekmeğine bal çalmayalım.
*haberturk.com.tr

16 Aralık 2009 Çorum manset gazetesinde yayınlandı.

read more

 
03 Aralık 2009 by SenYag
Türkiye'ye vize uygulamayan ülkeler


Türkiye'nin son zamanlarda yürüttüğü diplomatik atak ve komşularla sıfır problem politikasının ardından bazı ülkeler, Türk vatandaşlarına uyguladığı vize uygulamasını kaldırdı.

Suriye, Libya ve Ürdün'ün Türk vatandaşlarına vize uygulamasını kaldırmasının ardından, Türkiye'ye vize uygulamayan ülke sayısı 55'e yükseldi.
Suriye ile karşılıklı vize uygulaması, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim başkanlığında ekim ayında Halep ve Gaziantep'te yapılan Yüksek Düzeyli Stratejik İşbirliği toplantılarının ardından kaldırıldı.
Vize uygulamalarına Libya ile, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın Libya ziyareti çerçevesinde Libya lideri Muammer Kaddafi ile görüşmesinin ardından, Ürdün'le ise Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Ürdün ziyareti sırasında karşılıklı olarak son verildi.

Antigua-Barbuda, Arjantin, Arnavutluk, Bahamalar, Barbados, Belize, Bolivya, Bosna-Hersek, Brezilya, Ekvador, El Salvador, Fas, Fiji, Filipinler, Guetemala, Güney Afrika Cumhuriyeti, Gürcistan, Haiti, Hırvatistan, Honduras, Hong Kong, İran, Jamaika, Japonya, Karadağ, Kazakistan, Kırgızistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Kolombiya, Kore Cumhuriyeti (Güney Kore), Kosova, Kosta Rika, Libya, Makau Özel İdare Bölgesi, Makedonya, Maldivler, Malezya, Mauritus, Nikaragua, Palau Cumhuriyeti, Paraguay, St. Vincent-Grenadines, Singapur, Solomon Adaları, Sri Lanka, Suriye, Svaziland, Şili, Tayland, Trinidad-Tobago, Tunus, Tuvalu, Uruguay, Ürdün, Venezuela.
Kaynak: Link

read more

 
24 Kasım 2009 by SenYag
Kültür Müdürlüğü ne işe yarar!!!

Tam bir aydır adamın biri Çorum göbeğinde kitap satmak gibi azımsanamayacak bir toplum görevini ifşa ediyor.
Bu tür edebi eserlerin yazılması kadar basılması ve pazarlanması da kutsal bir görevdir.
Lakin ortada bir yanlış var ve bu yanlış neredeyse toplumumuzun kanayan yarası olan ve bütün sanat camiasının lanetlediği korsancılık.
Yani emek hırsızlığı.

Yani sahibinden habersiz malını almak.
Çaldığı malı kendi emelleri için kullanmak.
Bunun hoş görülecek veya görmezden gelinecek bir tarafı olamaz.
Sen yazarın aylarca çalışıp ürettiği kitabı, yazarından habersiz basacaksın ve gelip Çorum’un göbeğinde vergi dairesinin karşısında, Valiliğin hemen yanı başında, toplumun tam göbeğinde satacaksın. Bu nasıl bir cüret ki; kimsenin bundan rahatsızlık duymayacağını düşünüp afişler asıp yasal numarasıyla herkesi kandıracaksın.
Keşke kapına da yazsaydın vergisini ödeyen namuslu kitapçılarda 20TL’ye satılan kitap bizde 5 TL diye…
Zaten yazmışsında. Ben korsan satıyorum diye açık seçik beyanda etmişsin. Hiçbir müşterine fiş kesmek gibi bir adetinde yok. Tabelan da yok, vergi levhan veya her hangi bir izninde yok. Senin nasıl bir tezgâh kurdunu anlamamak için at gözlüğüyle bakmak lazım dünyaya. Sorun kitapçıda değil aslında, kitapçı kendini açık etmek için çok çabalamış…
Öyleyse sorun kimde…
Tabi ki, kitapçıyı kontrol etmek zorunda olan, bunun için maaş alıp, yasaları uygulaması gereken Kültür Müdürlüğünde. Acaba Kültür müdürlüğünde çalışanların korsancılıkla mücadele etmek gibi bir görevleri yok mu? Kültürümüzü böyle hırsızlardan korumak, kollamak gibi bir telaşları yok mu? Edebiyat kültürünü baltalayan bu hırsızları yok etmeleri gerekmiyor mu?
Yoksa Kültür Müdürlüğünde çalışan! görevlilerin kitap okumak gibi bir alışkanlıkları mı yok ki; %50 indirim yaptığını iddia eden bir kitapçıdan kitap almıyorlar.
Yoksa iş çıkışı şöyle bir gazi caddesinde dolaşamayacak kadar yoruluyorlar mı?
Anlamak mümkün değil…
Sokakta ki insan bundan bihaber olabilir. Dükkân kiraladığına göre izinli diyebilir. Ya görevli olan sizler, bu kadar basit kandırılabilir misiniz?
Bu kadar basit, açık seçik ortada duran bir suçu alaşağı etmek için illa eleştirilmek mi gerekiyor. Gazi caddesinde ki konargöçer kitapçıdan içeri şöyle bir adım atsalar, havada ki kokudan anlarlardı. Hele kitapların şöyle bir kaba düzen içine baksalar kitapların basitliğini çok çabuk sezebilirlerdi. Ama bazılarının valinin önünde el pençe divan durup, valinin her lafına “tabi efendim, doğru diyorsunuz efendim, hemen ilgileniyorum efemdim” demek gibi kutsal bir görevleri var.
Bir ay boyunca açtığı konargöçer tezgâhta bütün kitapları çok çabuk bir şekilde tüketen, eser sahiplerinin kanını içen adamı Manşet gazetesinin haberiyle ancak incelemeye aldınız. Artık neye yarar, sözlerin ne kefareti var.
25 Kasım 2009 Manşet Gazetesinde yayınlandı.

read more

 
23 Kasım 2009 by SenYag
Öncelik İnsan mı, İdeoloji mi?

Bir haftadır pusuya yatmış bekliyorum. Şu Öymen-CHP-Kılıçdaroğlu üçgeninden ne sonuç çıkacak diye.

Geçen haftaya şöyle genel bir bakış attığımda bütün beklentilerimi alaşağı eden bir durgunluk ve sorunun aktörlerinden ne olduğu belli olmayan açıklamalar var havada.

Bu açıklamalara bakarak kendini ne tarafta hissediyorsa o şekilde davranan ve düşünen yanlı medya ve yorumcuların demagoji savaşı bende bir tebessüme neden oldu. Öymen’in Dersim konusunda ki sözleri kimisi tarafından “talihsizlik” olarak değerlendirilse de, bence tarihimizle yüzleşmemizi sağlaması bakımından bizim için tam bir “talih”. Dersimliler için bulunmaz bir fırsat. Dersim denilince artık isyan değil katliam konuşuluyor. CHP içinde meydana gelen deprem ve sırf mecliste Açılımın konuşulmaması için ortaya attığı “Dersim” örneği, parti içinde neredeyse bütün ipleri koparacak gibiydi. Öymen bir gaf yapmıştı, fakat kendisi dahi bu gafın mahiyetini henüz kavrayabilmiş değil.Nitekim Dersim’de yaşanan isyan ve bu isyanın kanlı bir şekilde bastırılmasını öven açıklamalar ve bunun bugünde uygulanması gerektiğini vurgulayan insanlık dışı bir talep. Ve belki de en tehlikelisi; Öymen’in; Dersimde meydana gelen katliamı “Atatürk yaptıysa doğrudur” diyerek savunması (biraz araştırma yapıldığında, isyan 1937’de bastırılmış ve Atatürk bu isyanda Dolmabahçe’de hasta yatmaktadır. Zaten Dönemim gazete ve dergi manşetlerinde Hep “Milli Şef İnönü” diye bahsediliyor).Ne vahimdir ki; Tuncelili Kemal Kılıçdaroğlu da 24 saatlik bir gelgitten sonra hizaya geldi. “Konu kapanmıştır” diyerek Onur Öymen’in yol açtığı gelişmenin “AKP ile DTP’nin CHP’yi zayıflatma işlemi” olduğunu öne sürerek, Dersimlilikten kendini ayırdı. Bir hafta içinde defalarca takla atan Kılıçdaroğlu sonunda kendini oraya gönderen halkın iradesini değil, partisinin genel ideolojisini savunduğunu gösterdi.Aleviler kıyameti kopardığı sırada Baykal, Meclis grubuna Öymen ile beraber girerek, kendisi için daha “öncelikli” olanın Alevi oyları değil, CHP’nin bir “devlet partisi” olarak “ideolojik tutarlılığı” olduğunu sergilemiş oldu.CHP’nin “ideolojik” tarafının ağır bastığı bu tartışmada, bunca olup bitenden sonra Alevi tabanını küstürmek istemediği için suçu başkalarına atan vekillere sormak lazım, yarın çıkıp dersimde katledilen bunca Alevi’nin torunlarından nasıl oy isteyeceksiniz? Nasıl biz sizin hakkınızı koruyoruz diyeceksiniz? Önemli olan insan değil, CHP’nin ideolojisidir, başını kaldıranın başını uçururuz mu diyeceksiniz? Nasıl dünya demokrasiye yönelirken, biz halen kaba kuvvetten yanayız. Biz dikte rejiminden yanayız. Bizim için en iyi insan düşünmeyen, sorgulamayan insandır mı diyeceksiniz? Merak ediyorum, halen Alevi tabanınız bunca şeyden sonra size güvenebilecek mi?Teşekkürler Öymen, bize tarihimizle yüzleşme fırsatı verdiğin ve CHP’nin ideolojisinin halkçılıktan ne kadar uzak olduğunu gösterdiğin için…
26 Kasım 2009 tarihinde Çorum Manşet Gazetesinde yayınlandı...

read more

 
17 Kasım 2009 by SenYag
Azlettim duygularımı


Sulanmış gözlerle kana bulanan bir telaş var ensemin ardında. Soluksuz kalmış bir tat duyuyor gözlerim ve ben yaşlanıyorum zamanın her akan dakikasında. Susuyor konuşamıyor haykıramıyorum tüm bildiklerimi. Karıncalanıyor beynimin tüm hücreleri bir ince ip kopuyor acı veriyor ve ben terk ediyorum diyarı. Hangi tarafa dönsem bir acı, bir felekten hesap sorma anı hep bir sitem hep bir hüzün doluyor kareler. Kime baksam bir şeylerden şikâyetçi, kime sorsam adını, çöplerden çıkartılan bir pislik gibi bakıyor gözbebeklerimin içine. Yakıyor suları hayallerim, yanıyor tüm resimler rüzgârın alevinde. Bir yağmur yağıyor heyecanlı mı heyecanlı. Kan kokuyor tüm soluklar ve şükran dillenmiyor kemiksiz dillerde. Her hayalperest gibi hayallerimle yaşıyor, onlarsız yaşam anlamsız geliyor. Tüm doktorlardan bihaber kalmış susuz vahalarım. Hastalığımın adı konmamış hiçbir tıp literatüründe. Yollar çıkmaza çıkıyor. Yürüdüğüm yüreksiz insanlardan stabilize aşklara kadar siliyorum lisanımı. Yıkılıyor önünden geçtiğim binalar ve gözbebeklerimde büyüyen her yıldız kadar küçülüyor gökyüzüm.
Yaşanmışlıklar beni derbeder eden ve yalnızlığıma sokulan yoksulluğum. Kardan adamlar yapıyorum sokaktan her geçeninin gölgesinde. Gölgelerde ancak yetişebiliyorum ruhlara. Bir mumun ardına düşen yağmur damlası gibi heyecanlarımı sisle kaplıyorum. Mühürlenmiş yüreklerde arıyorum aşkı ve yaşlanıyorum yanılgılarımızdan ders çıkarırken.Yüreksiz bir fotoğrafçı emiyor tüm doğanın güzelliklerini. Benden kalanlar geçiyor mehter marşıyla sokaklardan uzun soluklu bir roman gibi. Ben o romanda başkarakteri oynamıyor olsam da. Kan kokuyor tüm sözler. Sözlüklerde yer bulamıyor yağmurlu bir günde ağzımdan çıkan sözler. Karabasanlar çevirmiş etrafı. Etrafta tek ağlayan benmişim gibi ayrılıklara gebe kalmışta hiç sevememişim gibi peşimdeler her daim. Aylardan yine kasım. Kaslarımda bir ayrılık ağrısı. Özlemlerimden kaçan kaypak bir rüya misali. Yolculuklarda kurulan ender arkadaşlıklardan birine tanık olmuş ağzı açık ayran delisi gibi bakışıyorum karşımdakileri. Hayaletler havada uçuşuyor ve usuldan yağmur tenime dokunmaya başlamış. Karın altında kalan yaseminler ve suyun altına düşmüş körpe nilüferler. Daha anasından çıkalı 2 dakika olmuş sivrisinek gibi tüm hayat şartlarına muktedirim.Düşmeden grendim kalkmayı ve yaralarımı ağlamadan sarabilmeyi. Susuz kaldığımda suyun hangi taşın altından çıkabileceğini öğretti bana vicdansızlar. Ve örgendim sevilmeden sevebilmeyi. Nefret edeceğim şeyleri seçerken sevecen iki yüzlüler gibi davranabilmeyi. Davamızda kalan son duruşmanın öncesinde koridorlar birbirine kinle bakan davalılar gibi seyredebilmeyi doğayı. Donsuz kalan iki mülteci kaşlarını çatmış oturuyor kaldırımın dibinde ve yaram derinlerde. Son tren garının kompartıman çekmecesinde kalan kalbimi azlettim hayattan ve yerine koyabilecek bir kalp arıyorum yeniden. Kalbim gibi azlettiğim duygularda arıyorum tüm yaşanmışlıklarımızı.

read more

 
06 Kasım 2009 by SenYag
Uyanmak


Sabahları insan gözyaşıyla uyanır hayata, güneşin doğuşuna inat seyreder vaktin akışı. Zaman almış başını dörtnala koşar, dizginleri kaçırmışızdır elimizden. Ne de zormuş uyanık kalmak yaşananlara. Şimdi hiçbir ıhlamur açmaz ruhunun yorgunluğunu. Birden silkinirde durur, vücudunda tutunan beyaz yalanlar. Söze lüzum kalmaz, fark edilir bir yokluktur, asıl olan. Doğadan beslenen vefakâr bir kuş gibi kanatlanır gözyaşı, sabahın derinliğinden akşamın karanlığına kadar. Bazı sabahlarda insan, geçmişten kalan acılarıyla uyanır ve sorgular gölgede kalan hataları. Susar tüm soluklar, irkilir tüm yalanlar ve cana kıyılması kadar hüzünlü kalır insan. Martılar kahvaltıdadır, geceden kalan mum soluksuz, etrafı aydınlatmakta güçsüz kalır. Oysa daha birkaç saat önce, o değil miydi, tüm odayı aydınlatan. Düşündüren sözler yankılanır odanda ve sen sağırsındır artık. Duyulacak sözün kalmamış, kader tutsağı kalbin ritmini yavaşlatmıştır. Sessiz ve sakin dinlersin sabah çalan saatini. Kum akar boğazından aşağı, beynin yontulmuştur. Hüzünlü bir şiir çınlar kulaklarının ardında. Sabah haberlerinde seni bağırır tüm sunucular; hayattan firari, zamandan soyutlanmış uykusuz genç daha bulunamadı, diye. Sen hafifçe çevirdiğin başınla, bağırırsın ‘o benim’ diye. Her insanın arada sırada oluğu gibi bazı sabahlara çaresiz uyanır, yapacak hiçbir şeyi kalmamışcasına umursamazlık kalır gözbebeklerinde. Rüyaların sahteliğine inanmak zor gelir ama asıl olan sahteliğin kendini sahteden saymanın ta kendisidir. Bir anda hüzün dolar toprağa ve güneş küsmüştür tüm doğaya. Yağmurdur pencerene dokunan. Usul usul pervazında sabahın, kalkamazsın uykunun hantallığından ve düşünürsün yatağın bir köşesinde ağır. Gözünde birkaç kepek kalır, sen içini acıtırsın ve yalnızlığını anlarsın. Yoncalar sert rüzgârda dağılır ve meyveler sonbaharda olgunlaşır. Sen sanma ki sonbahar mevsimlerin en yaşlısıdır. Çoğu şair bu mevsimde bulur bütün çocukluğunu. Sen durursun, yağmur vuran pencerenin önünde, kapının eşiğine koyduğun leylaklar, seni söyler cefakâr türkülerinde ve yalnızlığını hissedersin her nefesinde. Uzun uğraşlarla gelebildiğin sabaha sitem edersin, sabahında uyandığın deryaya küser gözlerin. Kapıda komşuların sıraya girmiştir. Ödemediğin günahların hesabını sormaya hepsi kefildir ve kapını döver her laf, senin daha yeni uyandığın sabaha. Bazı sabahlar bende yorgun uyanırım, içimde kapatılamaz bir boşluk vardır. Yeni doğan güne inat gözkapaklarım en ağır ihtişamla kapanır. İnsanlar fütursuzca atılan adımlarına başlar sabahın köründe. Koşacak sanki bir sebep varmış gibi hızlı adımlarla kat ederler yolun yarısını. Dünya onlara dar gelir, sığmazlar içine, bin bir türlü gösterişle kandırırlar kendilerini. Yaşayabilmek için dünyada, kazık ararlar heyecanla. Ama nafile bunlar, suskunluk bilmemekten değil, bazı şeylerin farkına varabilmekten. Sabahlara küsersin ağır soluklu bir romandan alıntılar taşır nefesin ve yorulursun. Kuş konmaz pencerenden perdeleri atarsın, soluğunu alırsın, sana ihtişamla sunulmuş sınırsız hayattan ve uyanırsın alnında bin bir ter, içinde kapatılmayan bir boşluk, kanında dolaşan alyuvarlar bitkin ve sen yaşama sevincinden bihaber. Sabahlara insan soluksuz bir güvercin gibi hassas uyanır bazen. Önüne atılacak bir yalan yutulacak başka bir hayal kalmamıştır. Yorulur ve yoksul olursun sen. En iyisi mi bir daha uyanmak isteme benlen.


read more

 
29 Ekim 2009 by SenYag
Eylül oluyor

Eylül oluyor ve sen gidiyorsun. Bütün yeşil yapraklarda senin peşinden gidiyor. Susuyor konuşamıyor dilim damağım kuruyor gidişinin ardından. Seslerini çalıyor tüm kuş çığlıkları, hüzün doluyor, ağlıyorum. Eylül oluyor ve sen gidiyorsun. Meyveler senin gidişinle olgunlaşıyor. Bulutlar sensizliğe ağlamakta, güneş sırf senin yüzünden bütün insanlıkla köşke kapmaca oynamakta, oynaşmalar son yemeğin tadı kıvamında.


Ve sen gidiyorsun, beyaz bulutları peşinden sürükleyerek gidiyorsun. Hiçbir şeyi umursamadan gidiyorsun. Bir mumun ardına düşen tüm yalnızlıkları yalnız bırakarak gidiyorsun. Gitme demek gelmiyor içimizden. Gitmenle bitiyor tüm kâinat üstümüzden. Ağaçlar çıplak kalıyor sensiz, ruhumuz çıplak kalıyor sensiz, kimse kral çıplak demiyor, üslubu yüksek yüzlerden kesintisiz. Ve sen gidiyorsun, aylarda peşinden gidiyor. Zaman mekân dinlemeksizin ben hep yorgun ve yoksul, ben hep suskun ve susuz. Kaldırım taşlarıyla sırdaş, meraklı gözlerle hasım oluyorum. Eylül oluyor ve sen her zaman gidiyorsun. Nerede şimdi o baharın cıvıltılı sevdaları, nerede Kanlıca yenen yoğurdun tadı. Neredesin şimdi sen. Neden her eylül kaçıp gidiyorsun benden. Artık Eylül’ü sevmiyorum, senin yüzünden. Kuşlar göç etmekle meşgul, ben onları saymakla. Rüzgâr yaprakları savurmakta, ben savrulan yaprakları yeniden yerine dikmekle meşgul. Bir iplik misali dikişsiz dikenim, şu senin gittiğin rüyada serseri gibi dolaşan b,r bedeviyim.
Eylül oluyor ve sen ardına bakmadan gidiyorsun. Ve toprak kararıyor. Kadınlar çocuklarını mağaralarına sokmakla sorumlu, ben onları korkutmakla. Her eylül böyle oluyor, sokak lambaları benimle birlikte yanmamak için can atıyor. Ve sen gittiğin yerden bir türlü dönmüyorsun. Nereye gidiyorsun, anlamak mümkün değil. Tüm meyvelerin olgunlaşması gibi tırnaklarımda olgunlaşıyor sensiz. Ve sen geri dönmüyorsun. Eylül oluyor ve ben daha bir karamsar oluyorum. Artık hiç Eylül osun istemiyorum. İçimden gelmiyor sensiz Eylül yapraklarını geri yerine dikmek. Toprağı kazarcasına yeniden eşelemek. Eylül olmasın artık. Çıkaralım şu ayı takvimden. Gelmesin bir daha hiç. Çocuklar heyecanla yeniden sokaklarda oynasın. Tüm yaprakları geri yerine dikecek hal kalmadı bende. Gelmesin bir daha şu Eylül bu takvimde. Hiç eylül olmasın artık tüm memleketlerde.
Ve Eylül oluyor, yalnızlığım bir canın hortladığı gibi yeniden hortluyor. Eylül oluyor ve sen bir meçhule gidiyorsun. Gidişin toprak harflerle kalbime kazınıyor.


21 Eylül 2009 Çorum Manşet Gazatesinde yayınlandı...

read more

 

Son Yazılar

Son Yorumlar

Çeviri


yukarı çık